Hemşin – Bir konuşma, bir cenaze ve görünür olmak – Mahir Özkan

Hemşin – Bir konuşma, bir cenaze ve görünür olmak – Mahir Özkan

Mahir Özkan -1 Şubat 2021

Hrant Dink anısına…

Geçen ay Hrant Dink’i katledilmesinin 14. yılında adaletin hâlâ yerini bulamamış olmasının üzüntüsü ve hiç geçmeyen bir özlemle andık. Bu vesileyle o günlerde hissettiklerime ilişkin kaleme aldığım notları gözden geçirdim. Üzerinden geçen onca yıla karşın o gün yaşadıklarımızın bugün de geçerli olduğunu biraz da hayretle gördüm. Bu nedenle o gün hissettiklerimi bir kez daha paylaşmak istiyorum…

Hayat, Rakel Dink’i sevgili eşi Hrant Dink’in cenazesinde yapmak zorunda kalmak istemeyeceği bir konuşma yapma sorumluluğuyla karşı karşıya bıraktı. O konuşma birçok insanın yüreğine işledi. Birçok insanı değişik biçimlerde etkiledi. İçinde olmaktan onur duyduğum o görkemli kalabalıkla birlikte dinledim konuşmasını sevgili Rakel Dink’in. Konuşma sonrasında bilincime kazınan ama yürüyüş boyunca acımın gölgesinde kalan düşünceler, günler boyunca zihnimde dolaşıp durdu.

Sevgili Rakel, “Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz” diyordu konuşmasının bir yerinde. Bu söz içinde büyüdüğüm karanlığı tekrar düşünmeme neden oldu. Sekiz kilometrelik yürüyüşün ardından ömrümle ölçülen bir yolda içsel bir yolculuktaydım.

Benden ne yaratmak istemişti bu karanlık? Neler yaşatmıştı bana? Yaşadıklarına kendini bile tanık etmekten sakınan bu ürkeklik neyin nesiydi? Bu ürkekliğin Hrant’ın ‘güvercin tedirginliğiyle’ akrabalığı neydi? Peki içimi daraltan bu haykırma isteği? Ya bu kabına sığmayacak denli sıkıştırılmış sesi ısrarla susturmak için kendime yaptığım eziyet? Bütün bunların bir açıklaması olmalı elbet. İşte bu yüzden bu yolculuk. Bu konuşma isteği.

Ben Doğu Karadeniz’in küçük bir Hemşin köyünde doğdum. İlkokulu bitirene kadar köyümden çıkmadım. (Komşu köyün –ki Laz köyüdür– bakkalına gitmelerim hariç). İlkokula gidene kadar iki dil öğrendim. Hemşince ve Türkçe. Okula gidene kadar Hemşince konuşmak da Türkçe konuşmak da olağandı. Ancak okula başlayınca her şey değişti. Ailem benimle sürekli Türkçe konuşmaya başladı (Tabii annem hariç. Çünkü o Hemşince bilmeyenlere Türkçe anlatmaya başladığı hikâyeyi Hemşince sürdürünce kendisine şaşkın ve anlamaz bakan dinleyicilerine şunu söylerdi: “E ne yapayım yavrum, kusura bakmayın, Türkçe konuşunca yoruluyorum”). Ailem Hemşince konuşmamam konusunda beni sürekli uyarmaya başlamıştı. Çünkü Türkçemin bozulmasından kaygı duyuyorlardı. Okulda Hemşince yasaktı. Sınıf başkanı teneffüslerde Hemşince konuşan çocukların isimlerini tahtaya yazıyordu ‘yaramazlık’ yapan çocukların isimlerinin yanına. Öğretmen derse geldiğinde tahtada ismi yazılı olan ‘yaramaz çocukları’ cezalandırıyordu.

Bu dönemde ben Türk olduğum için mutluydum. Şanlı bir tarihe ve bizi yok etmek isteyen düşmanlardan kurtarmış ulu bir Ata’ya sahiptim.

Ortaokula geldiğimde artık kasabaya gidiyordum okumak için. Kasabamızın nüfusunun yarısı Laz (Con), yarısı Hemşinlidir. Ortaokulda Lazlarla birbirimizden neden bu kadar uzak olduğumuzu sorup durdum kendi kendime. Aynı sınıfta olmamıza rağmen neden hiç Laz arkadaşım yoktu? Bunu babama sordum: “Onlar neden farklı? Hepimiz Türk değil miyiz?” Babamın cevabı beni rahatlatmıştı. Çünkü onlar “Hıristiyan dönmesi Megreldi”. Biz Türktük (Daha sonraları onların da bize kalın kaburgalı Ermeni dediklerini öğrenecektim).

Liseye geldiğimde İstanbul’daydım. Türkiye’de yaşayan, Lazlarla Hemşinlilerin dışındaki kimliklerle de tanışmıştım. Ama bunların hepsi Türk soyundan geliyordu. Ermeniler, Yahudiler ve Rumlar hariç… Okuduğum her yerde Hemşinlilerle ilgili yazılar, F. Kırzıoğlu’ndan alındığı söylenen aynı cümleyle başlıyordu:

“Hemşinliler ulu ataları Oğuz Türklerinin…” İstanbul’da kendilerinin Türk olmadığını söyleyen Kürt arkadaşlarım oldu. Arkadaş sohbetlerinde konuştuğum dilin hangi dil olduğuyla ilgili sorularla karşılaşır oldum. Dil bir halkın en ayırt edici özelliklerinden biriydi ve benim konuştuğum Türkçeden başka bir dildi. Yeni tanıştığım insanlarla yaptığımız ‘nerelisin?’ muhabbetlerinde Hopalı olduğumu söylediğimde hep aynı soruyla karşılaştım. ‘Laz mısın?’, ‘Hayır’ cevabına karşılık ikinci soru: ‘Gürcü müsün?’, ‘Hayır, Hemşinliyim’ cevabına gelen tepki ise: “O da ne ki, hiç duymadım” oluyordu. Evdeki durum daha komik bir hal almıştı. Komşu sohbetlerinde babam köydeyken ‘Hıristiyan dönmesi Megrel’ dediği Lazlardan olduğumuzu söylemeye başlamıştı. Sonuçta Karadenizli dedin mi hepsi Lazdı! Böylece ‘Moğti Laz’ deyimiyle tanıştım, Lazca konuşan Laz anlamında. Her şey allak bullak olmuştu. Biz Hemşin Türkü isek neden Hemşince konuşmaktan çekiniyorduk (Sonuçta bir Türk diliydi!). Neden Lazız demeye başlamıştık? Okudukça Hemşinlilerin konuştukları dili ‘Ermenilerden almış olmalarını’ (bir dönem birlikte yaşamış oldukları için!) kullanarak ‘emperyalist dış mihrakların ülkemizi bölmek üzere azınlık (!) yaratma çabaları içinde olduklarını’ öğrendim. Böylece bütün o ürkekliğin nedeni anlaşılmış oluyordu. Çünkü Ermeni olmak ‘korkunç’ bir şeydi. Ermeniler ‘acımasız!’ insanlardı. Oysa biz Hemşinliler ‘merhametli’ insanlardık.

Üniversite yıllarında bir öğrenci eyleminden dolayı kalabalık bir grupla birlikte gözaltında bulunduğum sırada kimlik kontrolü yapan bir polis memuru Hopalı olduğumu görünce sordu: “Laz mısın? Ermeni misin?” Bu soruya o koşullarda nasıl yanıt verilebilirdi. Kısa bir tereddütten sonra, “Hemşinliyim” dedim. Yeni soru şuydu: “Gidiyorum de bakalım Hemşince”. Cevap: “G’ertam.” Ve tepki: “S….r l.n düpedüz Ermenisin işte!” Polis memuru arkadaşlarına dönüp “Arkadaşlar aramızda bir de Ermeni varmış” dediğinde artık orada olmanın zaten berbat olan ruh hali bambaşka bir şeye dönüşmüştü. Çünkü artık gözaltındaki 270 kişiden biri değildim yalnızca.

Evde Ermenilikle ilişkimize dair sorular sormaya başladım. Büyüklerimize kökenimizle ilgili sorduğum sorulara yanıt alamıyordum. Kimse 3-4 kuşaktan öteye atalarının isimlerini bile söyleyemiyordu. Büyüklerimin anlattıklarıma ciddi itirazlar geliştiremediklerini fark ettim. Onların itirazı Ermeni kimliği ile ilişkili olmamıza değildi, Ermeni kimliği ile olan ilişkimizin dillendirilmesineydi. Babam, “Oğlum senin yolun yol değil, ne yapmaya çalışıyorsun? Bunları niye araştırıyorsun” diyordu. Ama benim için şok yaratan tepki, aile içindeki hararetli bir tartışma sonunda annemin söylediği sözler oldu: “Git her yerde Ermeniyim de de seni kessinler!” Bu sözler tartışmayı sona erdirmişti. Derin bir sessizlik oldu. Sustum! Bunun üzerine ne söylenebilirdi ki.

Sonra sevgili Kazım Koyuncu bir albümünde Hemşince bir ezgiyi seslendirdi. Kasetçalardan Hemşince duymak müthiş bir deneyimdi. Kazım Koyuncu Lazı, Türkü, Gürcüyü, Rumu, Hemşinliyi birleştirmişti. Karadeniz renklenmişti. Sonra ‘Vova’ (Kim) albümü çıktı. K’imanag ta? Hosaig (Duyuyor musunuz? Buradayız) başlığıyla.

Sonraki yıllarda başka albümler yapıldı, Gor dergisi yayımlanmaya başladı. “Hemşin Öyküleri” kitabı yayımlandı. Sosyal medyada artık çok daha fazla kişi Hemşince yazıyor, okuyor, kültürünü, dilini yaşatmak için çaba harcıyor. Ancak hâlâ Hemşin toplumunun büyük bölümü kimliğinin, dilinin yitirilmesi karşısında yeterli duyarlılığı gösteriyor demekten uzağız. Hâlâ birçoğumuz duvarlarının ardında yaşamayı tercih ediyor.

Evet, buradayız. Hep buradaydık. Kendimizi hapsettiğimiz (hapsedildiğimiz) sessizlik duvarının arkasında. Şimdi görünür olmak istiyoruz. Ülkemizde ürkerek, misafir gibi, tekleşerek, gizlenerek değil, görünerek yaşamak istiyoruz.

jinepsgazetesi.com/2021/02/bir-konusma-bir-cenaze-ve-gorunur-olmak/

Mahir Özkan
Facebooktwitterredditpinterestlinkedinmail